Konjonktürel dalgalanma reel gayri safi milli hasılanın belirli bir trendi izleyerek yukarı aşağı dalgalanmasıdır. Her bir yukarı ve aşağı hareketin toplamına konjonktür dönemi denir. Yukarı doğru hareket genişleme diğer bir ismiyle boom dönemidir. Reel GSMH ‘nın arttığı yani ülkede üretimin arttığı, ülkenin büyüdüğü bir dönemdir. Daha sonra bir durgunlun dönemi izlenir. Durgunluk bir ülkede üretimin azalması ya da durması, ekonomi piyasalarının yatay bir trend üzerinde seyir izlemesi anlamına gelmektedir. Bu durgunluk için biçilen süre 6 ay ya da 1 yıl gibi bir süredir. Aksi takdirde resesyon diğer bir isimle daralma dönemi başlar. Resesyon dönemi ülkede üretimin azalması, ülkenin büyüme yerine küçülmesi anlamına gelir. Resesyon döneminde ülkenin reel GSMH ‘sı azalmaktadır.
Bu grafik herhangi bir ülkenin durumunu göstermemekte olup sadece örnek için çizilmiştir. Grafikte görmüş olduğunuz siyah çizgi reel GSMH’nın dalgalanmasını, kırmızı çizgi ise izlediği trendi göstermektedir.
Konjonktür dönemi bir genişleme ve bir daralma dönemi içermektedir. Genişleme döneminde piyasada likitide bolluğu vardır. Ülkede üretim artmaktadır ve ülke büyümektedir. Bundan birkaç yıl öncesinden başlayarak günümüze kadar bir genişleme dönemi içersideydik. Piyasada likitide boldu ve insanlar paralarını değerlendirecek pozisyon arıyordu. Üretimler sürekli artmaktaydı çünkü likitide bolluğu olduğu için piyasada mallara olan talep çoktu. Talep arttığı için ve tam istihdam seviyesinde bulunmadığımızdan ötürü arzı da bu oranda arttırabiliyorduk. Arzın artması da GSMH’yı arttırmaktaydı. Global ekonomide bir ülkenin büyümesi demek diğer ülkelerinde büyümesine katkı sağlaması demektir. Çünkü yapacağınız ihracat başka ülkelerin ithalat yapma isteğine göre şekillenmektedir. Küçülen bir ülke ithalat yapmak istemeyecektir ve bu da sizin ihracat yapamayacağınız anlamına gelir. Sizin büyümenizi de etkiler. Fakat tersi bir durumda yani başka bir ülkenin büyümesi ve ithal malına olan talebi sizin ihracatınızı arttırıp gelir sağlayacaktır. Siz de bu sayede büyümekte hızlanacaksınızdır. İşte birkaç yıla kadar hep böyle bir durum izlendi. Herkes büyüyordu ve büyümeler başka ülkelerin büyümesini de sağlıyordu. Global piyasada likitide boldu. Yatırım yapmak için para sıkıntısı yoktu ve istediğiniz bankadan kolaylıkla kredi alabiliyordunuz. Bankalar kredi vermek için birbirleriyle yarışıyordu. Yazının devamı »
Bundan yedi ay önce yani 2007′nin ağustos ayında Amerika’da bir kriz patlak vermişti. Müsaadenizle bir hatırlayalım ne olmuştu da kriz çıkmıştı. Bankalar tarafından bundan birkaç yıl önce mortgage kredileri verilmekteydi ve bu kredilerin büyük kısmı değişken faizli kredi yani subprime mortgage kredisiydi. Daha sonra bankalarda bu alacaklarını teminat göstererek bir fon oluşturup satmaktaydı. Bir yatırım aracının faizi yüksek ise riski de yüksek demektir. Türkiye’de Varlığa Dayalı Menkul Kıymetâ€? olarak bilinen bir yatırım aracına benzeyen Hedge Fonâ€?lar şeklinde bankalar ellerindeki bu alacak senetlerini satmaktaydılar. Yatırım şirketleri de getirisinin yüksek olması nedeniyle bu fonlardan satın aldı. Az önce belirttiğimiz yüksek risk meydana geldi. Ne oldu? Bankaların alacaklarını teminat göstererek sattıkları bu senetler geri ödenmedi kredi alan kişiler tarafından. Böyle bir durumda hedge fonlar tamamen güvensiz konuma geldi ve fiyatları düştü. Yatırım şirketlerindeki fonlar yatırdıkları anaparayı karşılayamaz duruma geldi. Bankalar alacaklarını temin edemedikleri için likitide sıkıntısına girdiler. Yatırım şirketlerinin ellerindeki fonların değeri de çok fazla düştüğü için onlar da büyük zararlara uğradılar. Tüm bu olumsuz gelişmeler borsaya yansıdı. Borsada büyük düşüşler meydana geldi. Amerika’daki bu durum tüm ülke borsalarını korkuttu ve büyük miktarda satışlar meydana geldi.
Bu durum evet çok kötüydü ama o zaman kimse bilmiyordu boyutunu. Çünkü herkes kendi kayıplarıyla uğraşmaktaydı ve kimse başkasının durumuna bakamıyordu. Ortalık duruldu ve krizin maliyeti açıklanmaya başladı yavaş yavaş. Bu dalgalanmanın dünyaya maliyeti 100 milyar $’ı geçti. Rakam oldukça ürkütücüydü. Fakat her şey bitmiş miydi? Maalesef hayır, bu durum sadece başlangıçtı. Çünkü piyasalardaki likitide sorunu çözülmüş değildi. FED henüz müdahalede bulunmamıştı ve bir durum analizi yapmaktaydı. İkinci bir şok dalga Amerika dışındaki ülkelerden geldi. Avrupa ve Asya borsaları büyük düşüş yaşadı. Piyasalar ikinci bir kez dibi gördü. Büyük baskıların da sayesinde FED piyasalara müdahale ederek reeskont faiz oranında 50 puanlık bir indirime gitti. Bu hasta bir insanın hastalığını geçiren asıl ilaç değil de sadece ağrılarını kesebilecek bir tür ağrı kesiciydi. Bu iki günlük dalgalanmanın İMKB ‘ye maliyeti 49.881 puandan 44.730 puana toplamda %10′luk bir düşüş oldu. FED ‘in müdahalesinden sonra %4,13 ‘lük bir artış meydana geldi. Dalgalanmanın şiddeti artık azalmıştı. Piyasalar toparlanmaya başladı o günden sonra.
Youtube’da bulduğum bu vidyo size de birşeyler çağrıştıyor mu? Bundan önceki yazımda Türkiye’deki kurumların periyodik takvimlerinin beni şaşırttığını yazmıştım. İnanmadıysanız vidyoyu izlemenizi rica ediyorum.
Vidyonun can alıcı kısımlarını altta not ettim.
İşte her dönemin vazgeçilmez aktörleri sivil cuntacılar yine sahnedeydiler. 27 Mayısı kışkırtanlar, idam için baskı yapanlar arasında da profesörler, gazeteciler yok muydu? Şimdi bu grubun yeni kahramanı ….. ….. (o sefer Talat Aydemir olur şimdi başka birşey) Albay bu ilgiyi farkedince bir İstanbul çıkartması yaptı ve Babıaliyi ziyaret etti. Gazeteler bir anda isyancı albay için övgü dolu yazılarla dolmaya başladı. “Ordunun politikadaki rolü”
Gözlerdeki bu ışıltılar Türk solunda bir gruba da ilham veriyordu. Özellikle YÖN dergisinde toplanan bir kısım aydınlar arasında Aydemir’e karşı sempati giderek artıyordu. Başını Doğan Avcıoğlu’nun çektiği bu aydınlar, “Ordu, üniversite, bürokrasi” içindeki bazı dinamik unsurların topluma yön vermesinden yanaydılar. Bu unsarlara zinde kuvvetler denmesi o yıllarda moda oldu. Bu zinde kuvvetlere güvenen aydınlara ise Tepeden İnmeciler deniyordu. Topluma bazı reformları yukarıdan müdaheleyle benimsetmeyi amaçlayan bu hareket, aradığı soluğu Talat Aydemirde bulmuştu. Harbiye tepeden inmecilerle zinde kuvvetlerin yollarının kesiştiği bir tapınağa dönüştü.
Ahmet Necdet Sezer’in yaptığı anti-demokratik atamalardan birisinin en bariz örneği olan Abdurrahman Yalçınkaya‘nın o makama nasıl geldiğini araştırıyordum. www.arastiralim.com sitesinde Abdurrahman Yalçınkaya‘nın atamasıyla ilgili yazılan yazıyı altta alıntılıyorum. Ahmet Necdet Sezer’in geleceğe yönelik bıraktığı en büyük tohumlardan birisi olan Abdurrahman Yalçınkaya‘nın göreve gelir gelmez işlere giriştiği ve birkaç aylık çalışmadan sonra 162 sayfalık iddianameyi hazırladığı gayet ortada. Abdurrahman Yalçınkaya‘nın kelebek olup uçmaya başladığı ve Ahmet Necdet Sezer gibilerinin bombasını toplumun içine bırakmaya hazırlandığını acı bir şekilde izliyoruz. Hedefleri ne olursa olsun, bu seferki lokma o kadar kolay yutulur olmayacak, artık karşılarında dünya konjoktörünü bilen, toplum içindeki dengelerle nasıl oynadıklarını çok açık gören bir gençlik ve toplum bulunuyor.
EN ANTİDEMOKRAT CUMHURBAŞKANI
Sezer, cumhurbaşkanının görev ve yetkisi dahilinde olan atamalarda da antidemokratik tutumuyla dikkat çekti. Sezer, teamüllere aykırı olarak tercihini sürekli en çok oyu alan aday yerine 2. hatta 3. sıradaki adayları tercih etti. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı atamalarında daha önceki seçimlerde en yüksek oyu alan Vural Savaş’ın yerine Sabih Kanadoğlu’nu, yine en çok oyu alan Ergül Güryel yerine de Nuri Ok’u başsavcı atamıştı. Sezer, başsavcı vekili seçiminde de en yüksek oyu Uğur İbrahimhakkıoğlu almasına rağmen, Abdurrahman Yalçınkaya’yı bu göreve getirmişti. Sezer, son olarak da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı makamına, en yakın rakibine 51 oy fark atarak 146 oy alan Ersan Ülker yerine 95 oy alan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcı vekili Abdurrahman Yalçınkaya’yı atadı. Nuri Ok, 21 Mayıs 2007′de görevden ayrılacak ve yerine Yalçınkaya başsavcılık makamına gelecek. Sezer, rektör atamalarında da antidemokratlığını gösterdi. En çok oyu alan Gazi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Rıza Ayhan yerine daha az oy alan Prof. Dr. Kadri Yamaç’ı atadı.
Anayasa Mahkemesinin 11 üyesi, 70 milyonluk Türkiye’de oy verebilecek durumda olan 35 milyonun 16.5 milyon oyunu almış bir partiyi kapatmaya kalkıyor. Cumhuriyetçiyiz diye sokaklarda yırtınanlar, halkın kendi kendine seçip yönetilme hakkını elinden almak için yapılan bu harekete birşey demezler. Ama burada bir gerçek ortaya çıkıyor. SEÇKİNLER, KONT, DON v.s. ünvanıyla anılabilecek seçiçi bir zümre topu topu 40 yıllık geçmişi olan bir kuruluş vasıtasıyla ülkenin kaderiyle oynama yetkisini kendisinde buluyor. Bir de dönüp bakıyorsunuz, şu anki anayasa 11′inin tohumları Ahmet Necdet Sezer tarafından atılmış. İsimlere bakıyorsunuz Ahmet, Haşim, Abdurrahman yapılanlara bakıyorsunuz aklınız almıyor. Amerika ve dolayısıyla dünya ekonomisinin en çalkantılı olduğu bir zamanda, tarihlerle intikam almaya çalışırcasına bu işlerin içine giriyorlar. Malumunuz bundan önce başka bir kapatma davası 14 Mart 2003 tarihinde de gündeme getirilmişti. Aynısı 14 Mart 2008 tarihinde gündeme getiriliyor.
Türkiye’deki kurumların periyodik takvimleri beni şaşırtıyor. Asker her 10 yılda bir darbe yapmış. Neden? Her 10 yılda bir çarkıfeleği döndürüyorlar, birgün ite eti ertesi gün ata otu veriyorlar. Bundan 10 yıl önce 28 şubat yaşatıp siyasi hükümeti yerinden atıyorlar. 10 yıl sonra MİT – JEKOM tartışmaları arasında, bu işlerin arkasında insanların gizli çekimleri youtube’a aktarılıyor. Ondan sonra bir bakıyorsunuz tekrar kapatma davası. Afrikaya gülüp geçeriz ama Türkiye’de çevirilen pandominoların Afrikadan kalır tarafı yok. Devamlı hasımlaşma, birbirini kırdırma, gerileme politikası.
Siyasi parti kapatmalar toplumun bir kısımında infiale sebep olurken, bir kısımda “oh oh canıma değsin” kıvamında bir rahatlama oluşturuyor ama birbirine komşu bu iki grubun arasındaki husumet ve boşluk iyice açılıyor. Laikliğin manasından bi haber olan bu kısım, amerikaya gelip üniversitelere başörtüsüyle giren, kendilerine ayrılan üniversite koridorlarında namaz kılan müslümanları gördükleri zaman dahi dudak büküp “bak şu gericilere” diyorlar. Amerikalı laiklik kavramını içine sindirmiş ama bunların içindeki laiklik değil, islam düşmanlığı olduğu için Amerikada dahi olsa halen nefretlerini muhafaza ediyorlar. Ondan sonra televizyona çıkıp, “Türkiye İran olmayacak” diye nara atıyorlar. İran nerede Türkiye nerede, bundan bile haberleri yok. İran’ın nasıl bir yönetimi olduğu, nasıl bir topluma sahip olduğu, hangi ülkelerle ilişkide olduğu v.s. gibi hiçbir bilgiye sahip olmayan bu gerici papağanlar, kendilerine mikrofon verildiği zaman “Türkiye laiktir laik kalacak” diye bağırıyorlar. Türkiye’nin laik kalmasıyla ilgili bir sorunu olan var mı? Yok. Türkiye’nin Cumhuriyet olarak kalmasıyla ilgili bir sorunu var mı? Yok. Eee derdin ne? Takiye yapıyorsunuza dönüyor iş hemen. Yahu arkadaş ben senin gibi beş paralık adama karşı niye takiye yapayım, soruyorsun cevap veriyorum. Türkiye laik olmasa önce alevi-sünni, sonra da azınlıklar-müslüman kavgası çıkacak. Ben bunu niye isteyim? Türkiye Cumhuriyet olmasa, başımıza asker çullanacak. Ben bunu niye isteyim? İşte aklını efes pilsen kapaklarında, gözlerini hürriyetin arka sayfalarında bırakmış bu zihniyet ile Türkiye hiçbir yere gitmeyecek. Aynı tekneye binmiş iki kişinin farklı yönlere kürek çekmesi, ileri gitmeyince de küreklerle birbirinin kafalarına vurmaya çalışmalarından başka birşey değil ortalıkda dönen.